AZİZ BİR MİLLETİN SEFİL TORUNLARIYIZ –1
Tarihimize baktığımızda, bizim kadar devlet kuran, bağımsızlığına düşkün, kültürüne bağlı ve devlet yönetimi ile bürokraside derin tecrübeleriyle başarılı olan, başka bir milleti görmek nerdeyse imkânsızdır. Binlerce yıldır devlet tecrübesine sahip olduğumuz halde son yüz yıldır, neden bu konuda bu kadar sıkıntı çekiyoruz anlayamadım doğrusu. Türkiye Cumhuriyeti Tarihine baktığımızda, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her cumhurbaşkanı seçimlerinde milletimiz derinden yara almakta ve devletimiz de gelişeceği yere, onlarca yıl gerilere gitmektedir.
Şimdiye kadar cumhurbaşkanı olanları bir hatırlayalım:
1- Mustafa Kemal Atatürk (1923–1938): 29 Ekim 1923’te, 291 üyeye sahip Meclis’te yapılan seçimde 158 kişinin oyu ile ilk cumhurbaşkanı oldu.
2- İsmet İnönü (1938–1950): 11 Kasım 1938’de TBMM tarafından 348 oy ile Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı oldu.
3- Celal Bayar (1950–1960): 22 Mayıs 1950’de ilk sivil cumhurbaşkanı olarak Köşk’e çıktı. 1960’taki Askeri darbe ile görevinden alınan ilk cumhurbaşkanı oldu.
4- Cemal Gürsel (1960–1966): 27 Mayıs 1960’ta Askeri darbe ile yönetime el koydu ve 1966’da sağlık nedeni ile doktor raporuyla görevden alınan tek cumhurbaşkanıdır.
5- Cevdet Sunay (1966–1973): 27 Mayıs 1960’tan sonra Kara Kuvvetleri komutanlığına, Ağustos 1960’ta da Genelkurmay başkanlığına getirildi. 28 Mart 1966’da cumhurbaşkanlığına seçildi.
6- Fahri S. Korutürk (1973–1980): 6 Nisan 1973’te yapılan 15’inci turda 557 üyeden 365’inin oyunu alarak cumhurbaşkanı oldu.
7- Kenan Evren (1980–82–89): 1978’de Genelkurmay başkanı oldu. 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyması sonucu devlet başkanlığı görevini üstlendi. 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulan Anayasa’nın kabulüyle geçici 1. madde uyarınca cumhurbaşkanı oldu. TBMM önünde cumhurbaşkanı olarak yemin etmeyen tek cumhurbaşkanı olarak tarihe geçti.
12 Eylül 1980–83 yılları arasında;
· TBMM kapatıldı.
· Anayasa iptal edildi.
· Siyasi partiler, dernekler ve sendikalar yasaklandı.
· 650 000 kişi gözaltına alındı.
· 230 000 kişi yargılandı.
· 50 kişi idam edildi.
· 171 kişi işkenceden öldü.
· 299 kişi cezaevlerinde yaşamını yitirdi.
· 95 kişi çatışmalarda öldü.
· 14 kişi açlık grevinden öldü.
· 217 kişi kuşkulu biçimde öldü.
· 16 kişi kaçarken vuruldu.
· 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.
· 30 000 kişi fişlenip işten çıkartıldı.
· 14 000 kişi vatandaşlıktan atıldı.
· 39 ton kitap, dergi ve gazete yakılarak imha edildi.
· 937 sinema filimleri sakıncalı bulunarak yasaklandı.
Bunlar sadece meydana gelen sayabileceğimiz olaylardır. Bu olayların yanında milletimizin çektiği acı ve sıkıntıları artık siz tahmin edin. Darbeyi yapanlar, hazırladıkları Anayasa’ya kendilerini koruyacak maddeleri koydukları için yargılanamadılar. Maalesef Türkiye Cumhuriyeti, hala cuntaların hazırlamış olduğu, o Anayasa ile yönetilmektedir.
8- Turgut Özal (1989- 1993): 31 Ekim 1989’da üçüncü turda 263 oyla Köşk’e çıktı. Çankaya’daki 4. yılını tamamlayamadan 17 Nisan 1993’te kalp krizi sonucu hayatını kaybetti( Ölüm nedeni hala tartışma konusudur).
9- Süleyman Demirel (1993–2000): 16 Mayıs 1993’te 244 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat süreci onun döneminde gerçekleşti. Sürecin “mimarı” olmakla suçlandı.
10- Ahmet Necdet Sezer (2000–2007): 5 Mayıs 2000’de 533 vekilden 330’unun oyunu alarak Köşk’e çıktı. 21 Şubat 2001’de MGK’da Ecevit’e Anayasa kitapçığı fırlatarak Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizinin çıkmasına neden oldu. Çankaya’yı eşi başörtülü vekillere kapattı. Affettiği 167 tane teröristlerin bir kısmı çatışmalarda ölü olarak ele geçirildi. Geri kalanların çoğu yine suçlar işleyerek ceza evlerine hemen geri döndüler.
Görüldüğü gibi cumhuriyet tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde; her zaman olaylar yaşanmış, bazen Askeri darbeler yapılmış ve milletimize maddi-manevi sıkıntılar yaşatırken demokrasimize de gölge düşürmüşlerdir.
Ve bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti 11. cumhurbaşkanını seçmek için uğraşıyor. 3 Kasım 2002 yılında yapılan seçimlerde, halkın oylarını alarak tek başına iktidara geldiği günden beri bu ülkeye hizmet eden, milletimize huzurlu ve refah içinde bir hayat sunmak için her türlü fedakârlığı yaparak çalışan Ak Parti, cumhurbaşkanı adayı için “uzlaşmacı” yönü ile ön plana çıkan ve her kesimin beğenisini kazanan Sayın Abdullah Gül’ü aday olarak gösterdi.
Tabiî ki bu çok sevindirici bir müjde oldu bizim için. Fakat üzülerek belirtmeliyim ki bu milletin değerlerine saygı duymayan, Atatürkçülük adını kullanarak memlekette fitne çıkartmak isteyenler, görünüşte demokrat olan ve insan haklarını isteyen bazı grupların Abdullah Gül’ün adaylığını içlerine hazmedemediler. Tek nedeni ise Abdullah Gül’ün inançlı biri olması ve eşinin başörtülü olmasıdır.
Abdullah Gül’ü Köşk’te görmek istemeyen sol gruplar ile CHP omuz omuza verdiler. Tabiî ki bunların yanında sağ parti olan Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi de yerlerini alarak gerçek yüzlerini ortaya çıkarmakla kendi sonlarını getirdiler. Ve bunlar birinci turdaki seçimlere katılmamakla; halkın onlara vermiş olduğu yetkileri kullanmadılar ve milletvekili seçimlerinde oyunu aldığı kişilere bir nevi ihanet ettiler. Millete bu ihaneti yapanlar, nasılda utanmadan milletin karşısına çıkarak, “haklılarmış gibi” milletten oy isteyecekler aklım almıyor doğrusu.
İlk oylamada Abdullah Gül, 357 oy aldığı halde, onun Köşk’e çıkmasını engellemek için CHP, Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Unutmayalım ki Turgut Özal 263 oy, Süleyman Demirel 244 oy ve Ahmet Necdet Sezer ise 330 oy alarak hiç bir engelle karşılaşmadan Köşk’e çıkmışlardı. Bu üç cumhurbaşkanı seçildiği zamanlar 367 tezini savunanlar neden rahatını bozma zahmetinde bulunmadılar acaba?
Köşk’e, kimin çıkması gerektiği konusunda hep “Cumhuriyetin değerleriyle ters düşmeyen” bir şahsiyet isteyenler, neden hiç “milletin inançlarına ve değerlerine bağlı” bir şahsiyeti istemiyorlar acaba? Yanlış anlamayın, ben de cumhuriyetin değerleri ile ters düşmeyen ve aynı zamanda milletin inanç ve değerlerine bağlı bir cumhurbaşkanı istiyorum ve son derece cumhuriyetin ve demokrasinin “sözde değil” de “özde” yaşandığı bir devlet istiyorum.
CHP genel başkan yardımcısı Onur Öymen şöyle diyor: ''Dayatmayla cumhurbaşkanı seçmek istiyorlar. Cumhurbaşkanı adayı olacak insanın savunduğu fikirler, Atatürk ilkelerine, Cumhuriyetin temel ilkelerine ters düşmemelidir. İlla ya sen, ya ben, ya o diyorlar. Nedir üçünün özelliği, üçü de milli görüş kökenli. İşte bu olmaz. Devletin hem cumhurbaşkanı, hem meclis başkanı, hem de başbakanı milli görüş kökenli olacak. Türkiye bunu kaldıramaz.''
Peki, o zaman soruyorum Sayın Öymen’e; bahsettiğiniz bu üç kişi de milli görüş kökenlidirler ve 2002 yılından beri tek başına iktidar oldukları halde, milletimizin ve devletimizin zarar görebilecekleri bir faaliyetleri var mıdır? Acaba Sayın Öymen, Milli Görüş’te olanları, vatan haini olarak mı görüyor ki hemen kessin bir hükme varıp “Türkiye bunu kaldıramaz” diyor. Benim bildiğim kadarıyla o adı geçen üç zat ve partisi devletimizi ve milletimizin huzuru ve refahı için her türlü çalışmayı ve fedakârlığı yapmışlar ve hala yapıyorlar ki bunu ancak elini vicdanına koyan ve vicdan sahibi olan insanlar anlayabilir. Haliyle koltuk sevdasına düşen şahıslar bu güzellikleri gördükleri halde asla içine hazmedemiyorlar.
Cumhurbaşkanlığı oylamasın ilk turdan hemen sonra, Abdullah Gül gibi değerli bir şahsiyeti kabul edemeyenler, uykuları kaçmış olmalı ki genelkurmay başkanlığının web sitesinden bir bildiri yayımladılar. Bildiride : “22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş” ifadeleri yer alıyor. Peki, soruyorum o zaman; çağ dışı dedikleri o kıyafetler; asıl Anadolu milletinin kültürünün bir parçası değil midir? Biraz tarih bilgisi olan Anadolu Milleti’nin eskiden beri değerlerine ve inançlarına ne kadar bağlı olduklarını iyice göreceklerdir. Fakat deve kuşunun kuma kafasını gömdüğü gibi bazı kişilerde doğruyu bildikleri halde, bu doğrulara gözlerini yumuyorlar maalesef. Yine bildiride “Kutlu Doğum Haftasında” yapılan etkinliklere dikkat çekmişler ve sanki 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları’na karşı yapılmış bir etkinlikmiş gibi göstermişler. Bu bildiriyi Genelkurmay başkanlığı adına yayımlayanlar, galiba Kutlu Doğum Haftası’nın nisan ayında kutladığını bilmiyorlar ve yıllardır ülkemizde yapılan bu etkinliklerden haberleri yokmuş da tam da cumhurbaşkanı seçimlerine denk geldiği bir anda fark etmişler. Eğer bu etkinlikleri yeni fark etmişlerse o zaman onlara bir GÜNAYDIN demek lazım. Yok, eğer kasıtlı bir durum söz konusu ise -ki öyledir- o zaman elinizi siyasetten çekiniz bir zahmet. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadelede o kadar emeği geçen komutanlardan siyaset ile ordu arasında bir tercih yapmalarını istemiş ve ikisinin bir arada olmayacağını izah etmiştir. Madem her yönü ile Atatürk’ü kendimize örnek alıyoruz ve onun bize göstermiş olduğu yoldan yürüyoruz diyoruz. O zaman buyurun Türk Silahlı Kuvvetleri olarak siyasete karışmayalım ve üzerimize düşen vazifeleri de Anayasa’da belirtilen şekilde yapalım ve ne kadar Atatürk’ün yolunu takip ettiğimizi gösterelim.
Genelkurmay başkanlığı adına yapılmış olan bu bildiri maalesef demokrasiye ve anayasal düzene yapılmış ağır bir müdahaledir. Bir kez daha anladık ki “EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR” sözü sadece sözde kalıyor. Egemenlik sadece ve sadece belli insanların ve cuntaların elinde imiş.
Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını istemeyenler, Çağlayan meydanında toplandılar ve bu miting cumhuriyet tarihinin en büyük mitingi olarak kayıtlara geçti. Mitingde herkes tepkisini dile getirdi ve çok şükür Türkiye’yi zor duruma sokacak bir olay yaşanmadı. Fakat mitingde atılan sloganlar çok ilgimi çekti. Mesela sloganlardan birisi de şuydu: “AKP halka hesap verecek .” İyi, güzel AKP halka hesap versin de AKP’yi 2002’de tek başına iktidara getiren ve bugünde AKP’yi destekleyen yine halk değil midir? Yine başka bir sloganda “Çankaya'ya imam istemiyoruz .” Peki, aynı kişi Dışişleri Bakanı ve Başbakan yardımcısı olunca neden kabul ediyorsunuz da Köşk’e çıkmasına tepki gösteriyorsunuz? Böyle çelişki olur mu hiç? Ve mitingde açılan pankartların birinde “Cumhuriyet için birleşmeyeni sandıkta çizeriz” yazısı vardı. Gerçekten de tebrik ediyorum o yazıyı yazanları. Umarım özellikle ANAP ile DYP bu cümleden kendilerine düşen payı almışlardır.
Vatanın bütünlüğü, laiklik, cumhuriyet ile Atatürk ilke ve inkılapları tehlikededir diyenler meydanlara akın ettiler. Cumhuriyet tarihinin en büyük mitingi diye kayıtlara geçen Çağlayan mitingine katılan kişilerin sayısı, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün vermiş olduğu bilgilere göre, 180 000’dir. Bu rakamları duyduğum ilk anda şaşırmıştım. Eğer ki laiklik, cumhuriyet ile Atatürk ilke ve inkılapları tehlikede ise neden milletimiz bu kadar tepkisiz kalmıştı? Çünkü biliyoruz ki Çanakkale Savaşı’nda vatanımızı korumak için 250 000 şehit vermiştik. Ne oldu da bugün bunca tehlikeler olduğu halde, değerlerimize sahip çıkma adına yapılan mitinge, Çanakkale’de verdiğimiz şehit sayısının yarısı bile katılmıyor. Demek ki basının o kadar abarttığı gibi laiklik, cumhuriyet ile Atatürk ilke ve inkılâpları tehlikede değilmiş.
Yıllardır Türkiye’de sağ ve sol mücadelesi yaşansa da son yıllarda bu bir nebze de olsa azalma göstermişti. Fakat cumhurbaşkanı seçimleri ile sağ-sol mücadelesi yeniden körüklendi. Özellikle CHP’nin tutumu ile Deniz Baykal’ın sözleri Sağ ile Sol arasındaki bu mücadeleyi daha çok kızıştırıyor. Sanırım CHP, 1980 darbesinde milletimizin çekmiş olduğu o sıkıntıları, bir kez daha yaşatmak istiyor bu AZİZ MİLLETİN SEFİL TORUNLARINA.
Şimdi geldiğimiz son nokta ise; Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla Cumhurbaşkanlığı birinci tur oylaması iptal edildi. Nedeni ise oylamaya yeterli sayıda (367) milletvekilinin katılmamış olmasıydı. Peki, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer Köşk’e çıkacakları zaman neden 367 tezi şart koşmadılar da Abdullah Gül için böyle bir şart istediler. Bunu da siz değerli akl-ı selim olanlar gayet iyi anlamış olmalısınız.
Şimdi, hükümet erken seçime girecek. Büyük ihtimalle önümüzdeki günlerde yapılacak olan cumhurbaşkanı oylama turlarında da bir neticeye ulaşılamayacak. Erken seçimde yine Ak Parti daha güçlü bir şekilde iktidara gelecek ve cumhurbaşkanını yeni seçilmiş olan parlamento seçecektir.
Bugün Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını istemeyenler ve Anayasa Mahkemesinden istediğimiz neticeyi alamazsak bu mücadele çatışmaya dönüşecek diyen Deniz Baykal ve onun gibi düşünenler; acaba genel seçimlerden sonra Ak Parti’nin daha güçlü olduğu bir iktidarda seçilecek olan cumhurbaşkanına karşı nasıl tavır sergileyeceklerini açıkçası merakla bekliyorum.
Her şeye rağmen diyorum ki yine de yakışır, gül gibi ülkeme ancak GÜL yakışır. Bakalım artık her şeyin hayırlısı olur inşaallah. Bakalım Mevla’m ne eyler ne eylerse güzel eyler…
Mehmet Akif Yeşilmen
|