| ||
IV. KISSANIN GÜNÜMÜZE YANSIMALARIa. Zülkarneyn Henüz Dünyaya Gelmemiş Olabilir mi?Ayette bildirilen olaylar geçmişte olmuş bitmiş olaylar gibi anlatılmıştır. Ancak son dönem furyası, geçmişte kim olduğu tespit edilemeyen Zülkarneyn’i “gelecek”te aramaya yöneltmiştir. Bu görüş sahiplerine göre, bunların tümü bizim için gelecek olup henüz gerçekleşmemiş vakıalardır. Dolayısıyla Zülkarneyn kıssası da geleceğe dair bir olay olup, bize geçmiş zaman olarak anlatılmıştır. [1] Konuyu doğrudan birinci elden aktaralım: “Hz. Zülkarneyn 'in önce batıya, sonra doğuya gittiği, daha sonra da geriye döndüğü bildirilmiştir. Bu ayetlerde, uydu yayınında kanalların değiştirilmesine, yayında kanal değiştirdikçe Hz. Zülkarneyn’in farklı bir bölge ile iletişim kurduğuna işaret ediliyor olabilir. Ayetlerde sürekli bir ‘bulma’ya dikkat çekilmektedir. Hz. Zülkarneyn 'in ‘göze’nin yanında bir kavim ‘bulduğundan’, Doğu tarafında sözden anlamayan bir topluluk ‘bulduğundan’ bahsedilmektedir. Bu ‘bulmalar’ bir ‘arama’ sonucunda oluşmaktadır ve uydu kanallarında yapılan bir ‘aramaya’ bakıyor olabilir.”[2] “Ayetlerde Doğu tarafındaki halk için "güneşi kendilerine siper edinmemiş" denmektedir. Eğer bu bilgileri iletişim teknolojisini göz önünde bulundurarak yorumlarsak, iki farklı işaret olduğunu düşünebiliriz. Hz. Zülkarneyn uydu aracılığıyla bu bölgeleri izliyor ve onlar hakkında istihbarat elde ediyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir) Ayrıca bu ifade ile ahir zamanda pek çok alanda kullanılacak olan enfraruj teknolojisine de işaret ediliyor olabilir. Günümüzde enfraruj kameralar tıp, adli tıp, meteoroloji, kriminoloji, istihbarat, endüstri gibi pek çok alanda kullanılmaktadır. İnsan vücudu da bu kameralar aracılığıyla tüm detaylarıyla incelenebilmektedir.”[3] “Ayetlerde Hz. Zülkarneyn 'in hitap ettiği bildirilen topluluk ise, onlara uydu aracılığı ile ve televizyon yayını sayesinde hitapta bulunuyor olabilir. Bu şekilde dünyanın her yerindeki insanların şikayetlerini ve ihtiyaçlarını öğrenip, daha sonra hakim olduğu bu bölgeleri talimatla yönetmesi mümkündür.”[4] “Ayetlerde geçen Ye’cûc ve Me’cûc'ün bozgunculuğu klasik anlamda bir terör ya da anarşi olayı olabileceği gibi, yayın aracılığıyla yapılan bir bozgunculuk da olabilir. Diğer yayınları engelleyip, sadece kendileri bozgunculuk amaçlı bir yayın yapıyor olabilirler. Hz. Zülkarneyn de bu yayını farklı yöntemlerle engellemiş, böylece bozgunculuğun önüne geçmiş olabilir. Örneğin ayette söz edilen demir ve bakırı kullanarak, bir elektromanyetik alan oluşturmuş, bu şekilde radyo ve televizyon yayınlarını bozmuş olabilir. Nitekim elektromanyetik kaynaklardan biri olan trafo, demir çekirdek etrafına bakır iletken sarılarak elde edilmektedir. Bu elektromanyetik alan çok güçlü olduğu takdirde radyo ve televizyon yayınlarını bozabilir.”[5] “Bir diğer ihtimal ise çok büyük, kitlesel bir uydu anteni yapımına işaret edilmiş olmasıdır. Antenin büyük olmasının sebebi ise Ye’cûc ve Me’cûc'ün yeryüzündeki tüm yayınları çalışmaz hale getiren bozucu etkisini aşabilmek için olabilir. Antenlerin yüzeyleri, genel olarak daha ucuz ve hafif olan alüminyumdan yapılır. Ancak antenin iletkenliğini artıracak en ideal malzeme aslında alüminyum değildir. Bakır, çok daha ideal bir iletkendir. Bu bakımdan bakır tercih edilmiş olabilir. Ancak bu kadar büyük bir antenin bakır plakalarla kaplanması da akılcı değildir. Bunun yerine antenin yüzeyi eritilmiş bakırla kaplanırsa, hem kalıcı bir çözüm olur, hem de tek parça pürüzsüz bir yüzey elde edilerek antenin olabilecek en yüksek performansta çalışması gerçekleştirilir.”[6] “Karşıt yayın yoluyla ya da elektromanyetik alan oluşturarak yapılan bu seddi, görünmez bir engel olarak ifade etmek mümkündür. Nitekim bazı İslâm alimleri Kehf Suresi'nin 93. ayetinde geçen ifadeyi "seddeyn" değil "süddeyn", Kehf Suresi'nin 94. ayetinde geçen ifadeyi ise "sedd" değil, "südd" şeklinde okurlar. Eğer "sedd" şeklinde okunursa bu "gözle görünen engel" mânâsına gelirken, "südd" şeklinde okunursa "gözle görülmeyen engel" anlamına gelmektedir. (En doğrusunu Allah bilir).”[7] “Ayette geçen "Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne onu delmeye güç yetirebildiler" (Kehf Suresi, 97) şeklindeki ifade de buna işaret ediyor olabilir. Çünkü bu büyük antenin yayınını engellemek isteyen Ye’cûc ve Me’cûc'ün ya bu yayının üzerine çıkabilmeleri ya da bu yayını delmeleri gerekmektedir. Uluslararası literatürde korsan yayınların herhangi bir yayının arasına girerek, illegal yayın yapmasına da "yayın delme" adının verilmesi manidardır.”[8] “Bu yorumla değerlendirildiğinde "hemen hiçbir söz anlamayan" tabirinin de yapılan uydu yayınını, bazı zamanlar kavrayamayan bir kavme işaret ettiği düşünülebilir. Bu kavim yayının bozulduğu anlarda sözü anlayamıyor, sonra yayın düzeldiğinde de makul olarak hemen kavramaya başlıyor olabilir.”[9] Buraya kadar verdiğimiz birkaç örnekle Kehf Suresi'nde Müslümanlara bildirilen çeşitli hikmetler, hatırlatma ve öğütler üzerinde durduk. Rabbimizin, "... Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitab'ı ve hikmeti anın..." (Bakara Suresi, 231) ayetiyle bildirdiği hükmü gereği Kehf Suresi'ndeki ayetlerin bazı hikmetlerini açıklamaya çalıştık.[10] Ayetlerde bildirilen bu hikmetleri anlamaya ve her an yaşamaya çalışmak, aynı zamanda insanlara da anlatmak, tüm Müslümanlar için bir sorumluluktur.[11] b. Seyahatin Uzayla İlgisi Olabilir mi?
“Şüphesiz Kur’ân bir bilim kitabı değildir. Efsâneler kitabı ise hiç değil! O, insanın yaratılışına uygun bir hayat sürmesini, kâinâtın özünü ve kâinât içindeki yerini kavramasını sağlamak gâyesini güden Allah kelamıdır... Hiçbir kitapta Kur’ân’da olduğu kadar ilme önem verilmemiş, hiçbir kitapta insana bu kadar çok düşünmesi emredilmemiştir.(s.15)” diyerek Türe kitabını sunmuştur.[12] “Bizim bütün çalışmamız 'sebep' kelimesinin ne olduğunu anlamak üzerine kuruludur.”(s.259-260)” diyerek tezinin bel kemiğini teşkil eden esas noktasını belirlemiştir.[13] Çalışmasında, Kur’ân’da 9 yerde geçen 'sebep' kelimesinin dördünün Zülkarneyn kıssasında geçtiğini, diğerlerinin ise şaşırtıcı şekilde göğe çıkmaya yarayan vasıta anlamında kullanıldığını iddia etmiştir.[14] Buradan yola çıkıldığında Zülkarneyn’in yeryüzünde değil Uzay'ın derinliklerinde üç ayrı koordinata gittiği sonucuna varmıştır. Dolayısıyla ayetlerde geçen Ye’cûc-Me’cûc kavminin de uzayda olduğunu, Enbiya Suresi 96-98. ayetlerde söz konusu kavmin yeryüzünü işgale geleceğini iddiasında bulunmuştur. Türe’ye göre; Zülkarneyn’e “sebep” yani kendisini binlerce ışık yılı uzağa götürecek bir uzay aracı verildi. Zülkarneyn ilk seyahatinde Solar Apeks’e gitti. Burada bulunan güneşin [bizim güneş değil] bir karadeliğe batmak üzere olduğunu gördü. Bu güneşin bir gezegeninde akıllı canlılar yaşıyordu ve tabiatıyla güneşi ile birlikte gezegen de o karadeliğe doğru kayıyordu.[15] Tam bu sırada Allah, Zülkarneyn’e, belki on belki elli senelik bir zaman dilimi içerisinde karadeliğe gömülecek bu gezegen sakinlerinden dilediğini kurtarabileceğini bildirdi. Bu ilâhî bildiri gereğince Zülkarneyn de onları uyardı ve orada yaşayan bu canlılara; “Güneşiniz ve gezegeniniz yakında bir karadeliğin içine girecek ve hepiniz acılar içinde öleceksiniz. Ben Allah’ın elçisiyim; eğer Allah’a inanırsanız ve bana güvenirseniz, benimle beraber gelin, kurtulun; Allah da size âhirette mükâfat verecektir. Yok inanmazsanız bu azabı çekersiniz; Allah da ahirette size azap edecek!” demiş olabileceği akla gelmektedir. Şayet böyle demişse, inananların kendisi ile birlikte gelmeleri halinde kurtulabileceklerini söyleyerek, onlara çok kolay bir kurtuluş yolu göstermiştir.” [16] Türe, Zülkarneyn’in ikinci seyahatini Solar Antapeks’e yaptığını, burada iki güneşli bir gezegenle karşılaştığını ve iki güneşten de ışık almasından ötürü bu gezegende gece olmadığını iddia etmiştir.[17] Üçüncü seyahatinde ise, iki nebula=iki bulutsu arasındaki iki gezegenden birine gitmiş ve oradakiler, diğer gezegende bulunan Ye’cûc-Me’cûc denen yaratıklardan şikayette bulunmuşlardır. Mağdur gezegen sakinleri, Zülkarneyn’den ücret karşılığı koruyucu bir sed yapmasını talep etti; ancak Zülkarneyn onların vereceği ücretin Allah’ın kendisini içine yerleştirdiği vasıtanın [uzay gemisi] yanında hiçbir değer taşımadığını belirtti. (s. 214)[18] Daha sonra onlardan demir bloklar getirmelerini istedi ve bu blokları kızıl dereceye gelene kadar kızdırdıktan sonra getirttiği katranı üzerine döktü. Zülkarneyn, kızıl derecedeki demiri katalizör olarak kullandı ve bununla o gezegendeki atmosferden daha hafif yanıcı gazlar üretti. Bu gazlar da o gezegenin atmosferinden çıkarak çekim gücü daha fazla olan Ye’cûc-Me’cûc gezegeninin etrafında bir katman oluşturdu. Böylece Ye’cûc-Me’cûc, gezegenlerinin yanıcı gazlarla çevrelenmiş olan atmosferlerinden dışarı çıkamadı. [19] Her ne kadar yazar: “Ancak bizim buradaki amacımız, Zülkarneyn hakkındaki rivâyetlerin sıhhati konusunu bir sonuca bağlamak değildir! Bu sebeple -âyetlerin kendi görüşümüz doğrultusunda anlaşılmasında delil olarak da kullanmayacağımız- söz konusu rivâyetleri, muhteva bakımından genel olarak değerlendirmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz. (s. 50)” demişse de; kitap dikkatli bir şekilde baştan sona kadar okunduğunda, “ayetlerin kendi görüşleri doğrultusunda anlaşılmasına katkı sağlayan rivâyetlerin, dolaylı da olsa birer delil addedildiği; kurguya ters düşen sair rivâyetlere ise itibar edilmediği görülmektedir.[20] c. Geçmişe ve Geleceğe Yolculuk Yapan Bir Uzay Aracı mı?Zülkarneyn’in geleceğe ve geçmişe yolculuk yapan bir araça sahip olduğunu idia eden bu yeni akım kelime anlamlarını anlamakta zorluk çektiğimiz bir takım izahlarda bulunmuşlardır. İşte bu görüşlerden birini aktaralım: Veloctionun tam bir kelime anlamı yok ama şöyle düşünebilirsiniz: "Gelecekten geçmişe bırakılmış arkeolojik bulguların teleportasyonu". Bunu yapmak için dönen ve halka tekilliği olan, üstelik güvenli bir dönme hızı olan karadelik bulmak gerekir. Bunu Zülkarneyn’in bulduğu (1SCE) bir gerçek gibi... Çünkü Zülkarneyn üç yolculuğunda da "Geleceğin teknolojilerini" kullanmıştır. Batı-Doğu ve ORTA yolculuklarında üç imalat yapmıştır. Bunlardan "Orta" olan sedd mimarisinde Stephen Hawkting'in bulgusu olan "Minikaranokta" teknolojisi yaratmıştır.[21] Demir kütlelerini hidrojen atomundan küçük bir minikaranoktacık yapmıştır. Yüce-Cüce (Ye’cûc-Me’cûc) bu sayede bir zaman bükülümü altında izdüşümlü bir radyan dünyada yaşaya gelmektedirler. Minikaranoktacık sayesinde önce bu Gog/Mog'lar geçici olarak diskalifiye edilmiş (Uzay-Zaman çekmecelerinden birindeki paralel cosmos'da yaşamaktadırlar).[22] İlginç buluşlardan biri de Atlantis ve Atlantislileri Kur’ân-ı Kerim’de geçen Zülkarneyn kıssasıyla ilişkili görelenlerdir. Araştırmacı-Yazar Orhan Baytan, çalışmasında Atlantis’in Ye’cûc Me’cûc uygarlığı olduğunu söylemiştir. Orhan Baytan Geleceğin Tarihi-3 adlı kitabında şunları söylüyor: “O Ye’cûc Me’cûc uygarlığı öyle bir uygarlık olmalıdır ki, artık izi bile kalmamış olmalıdır. İnka, Maya veya Mısır gibi uygarlıkların ise günümüze uzanmış izleri belirgin bir şekilde vardır. Oysa onlardan da eski uygarlıklar söz konusudur. Zaten İnkaların Tiahuanko’ya geldiklerinde orada eski bir medeniyetin kalıntılarını buldukları biliniyor. Yine aynı şekilde Mayaların da kendi uygarlıklarını meçhul bir uygarlığın kalıntıları üzerinde kurdukları sanılıyor. Hatta Mayaların yerini alan Aztekler, İspanyol işgalcilere bu durumu anlatmışlar. Demek ki o kuşaktan da eski ve muhteşem bir uygarlık vardır ki bu Ye’cûc Me’cûc uygarlığıdır. Bu tanımlamaya oldukça uygun düşen ve bilinen uygarlık, Atlantis Uygarlığıdır.”[23] Bilhassa Batı tarihinde kabaca 16. asırdan itibaren devam ede gelen din–bilim çatışması, 19. asırda İslâm dünyasına da sirayet edince, Hıristiyan dünyada olduğu gibi, Müslüman dünyada da birtakım âlimler, din ve bilim konularında görüşlerini ortaya koymuşlardır. Bunlardan pek çoğu, şüphesiz iyi niyetle de olsa, zaman zaman tefrite gidip, Kur’ân'ın bazı âyetlerini bilimin her yeni buluşu, hattâ teorisiyle bağdaştırma gayretine girişmişlerdir.[24] Geleceğin ve gelecekte ilmî gelişmelerin neler getireceğini bilemiyoruz. Bu konularda, sadece önceki müfessirlerin yaptıkları gibi, tefsir kaidelerine bağlı kalınarak, eğer bu konuda konuşmaya yetkili isek, Kur’ân'ın zâhirine ters düşmeyen birtakım ihtimallerden bahsedebiliriz. Bunun dışındaki iddialar, her zaman için büyük bir sorumluluk gerektirir.[25] Türe’ye gelince; o da bütün çabalarına rağmen Zülkarneyn’in kim olduğunu, nerede ve ne zaman yaşadığını belirleyememiş; ancak bir dönem tarihin derinliklerinde yaşadığı varsayılan müphem bir şahsiyeti, milâdî yedinci yüzyılın Arapça’sına ait ‘sebep’ kelimesine bindirerek uzaya çıkarmayı başarmıştır. Nitekim onun bu girişimi sayesinde İslâm tefsir literatürü, milenyuma özgü bilimsel kurgular ve fantezilerden oluşan yeni bir terim daha kazanmıştır: Bilim-Kurgusal Tefsir.[26] [1] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [2] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [3] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [4] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [5] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [6] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [7] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [8] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [9] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [10] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [11] http://www.araştirma.org/index.php/article/view/186/1/14 [12] Buna göre, Kur’an bir bilim kitabı değil; ancak hiçbir kitapla kıyaslanamayacak kadar da ilim/bilim içeren bir kitaptır. Bu iki önermeden nasıl bir sonuç çıkarılması gerektiğini okuyucunun takdirine bırakıyoruz. Diğer taraftan, müellifin “[Kur’an] efsaneler kitabı hiç değil” ifadesinde de yine bir bilimsellik kokusu sezinlenmektedir. Öyle ya Kur’an efsane içermemekte, dolayısıyla efsânevî tarzda anlatılan hâdiseler, aslında birer bilimsel gerçeğe atıfta bulunmaktadır. http://www.dinbilimleri.com/dergi/cilt1/sayi1/M_Ozturk_Zulkarneyn.htm 28.04.2003 tarihinde bunları Mustafa ÖZTÜRK’ün (Araş. Gör., Ondokuz Mayıs Ünv. Sos. Blm. Enst.) “Zülkarneyn:” Kur’an’da Uzaya Seyahati Anlatılan İnsan” Adlı Kitabın Düşündürdükleri adlı makalesinden alıntıdır. [13] Kur'an'ın tamamında, ve dolayısıyla Hz. Zülkarneyn’le ilgili âyetlerde "sebep" kelimesi sadece göğe çıkmak için kullanılan vasıta mânâsında olmuş olsaydı, âyette, "O'na her şeyden bir sebep verdik" yerine, "Ona sebep verdik" denirdi. "Her şeyden bir sebep," herhalde sadece göğe seyahat vasıtası mânâsıyla sınırlandırılamaz. Kaldı ki, "sebep" kelimesinin sürekli müfret–nekre (tekil–belgisiz) olarak kullanılması, bu sebebin mâhiyetinin bizce meçhul olduğunu göstermekte, her seyahati için "Bir sebebe tâbî oldu" denmesi de, her seyahatinde ayrı bir sebebe tutunduğunu ortaya koymaktadır. Eğer "sebeb"in mânâsı sadece "göklere seyahat vasıtası" olmuş olsaydı, bu takdirde, "sebep" ma'rife (belgili) olarak gelir ve "Ona sebep verdik. Sebebe tâbî oldu" denirdi. Arapça ve belâğat kaidelerinin gerektirdiği budur ve az çok Arapça bilgisi olanlar bunu bilir. (Erişim: 29.04.2003 Ali ÜNAL) 19.9.2000 tarihli zaman gazetesi, “fikir platformu” başlığı altında yayınlanmıştır. 212.154.21.40/2000/09/19/fikir/fikir.htm - 30k [14] "Sebep" kelimesi, Kur'an–ı Kerim'de tekil ve çoğul şekilleriyle 9 defa kullanılmakta, bunlardan 4 tanesi Hz. Zülkarneyn kıssasında geçmektedir. Bu dördünü şimdilik konunun dışında bırakırsak, Sa'd Sûresi 10. âyetindeki "sebepler içinde yükselsinler" ifadesi, Allah'a şirk koşan müşrikler, göklere ve yere hâkim olabilmek için, (göklere) yükselmelerini sağlayacak vasıtaları varsa, onlarla yükselsinler demek olup, burada sebep "göklere yükselme vasıtası" mânâsında kullanılmakta, fakat bu mânâ bizzat kendisinde değil, birlikte kullanıldığı "yukarı yükselme" mânâsındaki "irtika" fiilinde yatmaktadır. Hacc Sûresi 15. âyette, "Bir sebebe dayanarak göğe çıksın" veya "Göğe bir sebep uzatsın"; benzer şekilde, Ğâfir (Mü'min) Sûresi 36–37. âyetlerde Firavun'un Hâmân'a, "Bana bir kule yap da, sebeplere, göklerin sebeplerine erişeyim" ifadeleri geçmektedir. Dikkat edilirse bu her iki ifadede "sebep"le birlikte, "göğe, göklere" kelimeleri de kullanılmaktadır. Eğer "sebep", sadece göklere çıkmak için kullanılan bir vasıta olmuş olsaydı, ayrıca "göğe" ve "göklerin sebepleri" şeklinde bir tasrihte bulunulmazdı. Sadece "sebep" ve "sebepler" kullanmak yeterdi. Aksini iddia, yalnızca Kur'an'ın belâğatine değil, genel belâğat kaidelerine terstir. Bunların dışında, Kur'an'da "sebep" kelimesinin geçtiği bir diğer âyet şudur: "(Âhirette azabı görünce) dünyada iken izlerinden gidilen küfrün önderleri, izlerinden gidenlerden uzaklaşır ve azabı görünce, bu iki grup arasındaki sebepler kesilir." (Bakara: 166) Burada sebep, çok açık ki tebaiyet, bağlılık, peşinden gitme, bağ mânâlarına gelmektedir. Bütün müfessirler ve İbn Kuteybe gibi "Garâib-u’l-Kur'an" müellifleri aynı görüştedir. Herhalde âhirette küfrün önderleri semâda, diğerleri arzda olup da, aralarında yerdekilerin göğe çıkabilecekleri bir bağ olmayacaktır. Kastedilen mânâ, tamamen dünyada liderlerle tâbîleri arasındaki bağdır. Sebep kelimesinin geçtiği âyetlerden açıkça anlaşıldığına göre, Kur'an'da sebep, hiçbir zaman "sadece göğe çıkmaya yarayan bir vasıta" olarak kullanılmamaktadır. (Erişim: 29.04.2003 Ali ÜNAL) 19.9.2000 tarihli zaman gazetesi, “fikir platformu” başlığı altında yayınlanmıştır. 212.154.21.40/2000/09/19/fikir/fikir.htm - 30k [15] Yazar, Hz.Zülkarneyn kıssasında geçen "matlıe'ş–şems" ifadesindeki "güneş"in, hiç gece yaşamayan bir galaksinin güneşi olduğunu, "mağribe'ş–şemş" ifadesindeki "güneş"in ise, Hz. Zülkarneyn'in "batı" seyahatinde vardığı gezegenin, artık batmasına ramak kalmış güneşi olduğunu; "arz"ın da, bu galaksilerin "arz"ı, yani yeri olduğunu iddia etmektedir. Bu iddiaların hepsi, önceden varılmış bir sonucu ispat gayesi gütmekte ve dolayısıyla mecaz üzerinde yürümektedir. Oysa, tefsir ve belâğat kaidesi olarak, bir lâfız, zahirine hamledilebilirse, yani o lâfzın zahirî mânâsını vermek mümkünse, mecaza gidilmez. Bu yapıldığı takdirde, her âyeti mecaza hamledebilir ve Kur'an'ı baştan sona bir "batınıye" kitabı haline getirebilirsiniz. Hz. Zülkarneyn’in seyahat ettiği arzın bizim arzımız, yani bu yeryüzü, gittiği "güneşin batış yeri"nin, seyahatinin batı ucu, "doğuş yeri"nin ise doğu ucu olduğunu anlamamıza ve âyetin bu mânâya gelmesine mâni hiçbir şey yoktur. O bakımdan, burada mecaza gidilip, Hz. Zülkarneyn’e galaksiler arası seyahat yaptırmak, sadece fantastik bir iddia olur. Aynı şekilde, "sed" kelimesini de "süd" kıraatiyle, gazlardan müteşekkil bir bulut gibi takdim etmek, Hz. Zülkarneyn’in yaptığı seddi, artık girilen bu fantezi yolunun bir unsuru haline getirmekten başka bir mânâ ifade etmez. Yazar burada doğu ve batı için, "güneşin doğduğu yer", "güneşin battığı yer" denmesinin gereksiz olduğunu, Hz. Zülkarneyn yerde seyahat etmiş olsaydı, "doğu, batı" demenin kâfi geleceğini iddia ediyor ki, bu da doğru değildir. Çünkü, sadece "doğu, batı" dendiği zaman, hangi doğu, hangi batı kastedildiği açık olmaz. Kur'an–ı Kerim, "iki doğu, iki batı, doğular, batılar"dan bahseder. Ayrıca, sadece "doğu, batı" denilince, Zülkarneyn'in bulunduğu, hüküm sürdüğü bölgenin doğusu ve batısı da anlaşılabilir. Halbuki Kur'an–ı Kerim burada, "matlıe'ş–şems, mağribe'ş–şems" demekle, doğuda ve batıda, karada gidilebilecek uç noktalar, yani "aksâ" kastedilmektedir. Bediüzzaman, buradan en azından Kuzey Afrika'nın fethedildiği sonucunu çıkarmaktadır. Güneşin battığı yer için kullanılan "ayn–i hamie" kelimesi de, yazarın iddia ettiği "karadelik" tipi bir anlayışa değil, kızgın bir gözeye, suya işaret etmektedir. Kur'an–ı Kerim, yıldızların yerleri için "mevakî'" kelimesini kullanır. Yine burada zâhirî mânâ açıkken, mecaza gitmek hatadır. Erişim: 29.04.2003 Ali ÜNAL 19.9.2000 tarihli zaman gazetesi, “fikir platformu” başlığı altında yayınlanmıştır. www. 212.154.21.40/2000/09/19/fikir/fikir.htm - 30k [16] Türe, a.g.e., s.168. Türe, Zülkarneyn’in uzaya gittiğine dair öne sürdüğü iddialarını temellendirirken, çoğu zaman kelimelerin lügat anlamlarına ve Kur’an’daki diğer kullanımlarına müracaat etmekte; ancak, her nedense bu iki ayette geçen “zulüm, azap, rabbine dönme, iman, amel ve mükafat” gibi terimlerin, Kur’an’ın genel bütünlüğü içerisinde hangi bağlamlarda kullanıldığına tek kelimeyle bile değinmemektedir. Halbuki Kur’an’ın öğretisel bütünlüğü göz önüne alındığında, “iman-salih amel-mükâfat” ve “zulüm-azap” gibi kavramların, uzaylı bir toplumun Zülkarneyn’in yukarıdan sarkıtılan veya bele bağlanıp kendisiyle yukarı tırmanılan ipsel uzay gemisine binip kurtulmasıyla ya da karadelikte yutulmasıyla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı aşikardır. Hâsılı, bütünüyle dinî içerik taşıyan bu kavramlar, uzay eksenli bir bilim-kurgusal yorum manzumesi içerisinde konuşlandırılmayınca atlanmış; dahası, “işi kitabına uydurma” noktasında epeyce mesai harcanmış olsa bile, ortaya konan yorum, -deyimsel anlamda- hiç de kitabına uymamıştır. Bkz. http://www.dinbilimleri.com/dergi/cilt1/sayi1/M_Ozturk_Zulkarneyn.htm 28.04.2003 [17] Yazar, girdiği yolda devam etmek gayesiyle, Hz. Zülkarneyn'in doğu seyahatinde karşılaştığı üzerinde "sitr" bulunmayan kavim konusunda, "sitr"den kalkarak, gece olmayan bir gezegen yorumuna gitmekte, buna güya delil olarak da, Kur'an–ı Kerim'de gecenin "örtü" mânâsında kullanıldığını, "sitr"in de örtü mânâsına geldiğini ileri sürmektedir. Halbuki, gece konusunda Kur'an–ı Kerim "libas" tabirini kullanır, "sitr" değil. "Sitr" ve "libas" farklıdır. (Erişim: 29.04.2003 Ali ÜNAL) 19.9.2000 tarihli zaman gazetesi, “fikir platformu” başlığı altında yayınlanmıştır. Bkz. www. 212.154.21.40/2000/09/19/fikir/fikir.htm - 30k [18]Türe, a.g.e., s.214. Türe, bu pasajda her ne kadar açıkça söylemese de, Zülkarneyn’e verilen sebebin Allah tarafından kendisine tahsis edilmiş bir uzay aracı olduğunu ima etmektedir. Nitekim, ayetteki mâ mekkennî fîhi (= bana imkan sağladığı şey) ibaresindeki ‘fî’ harf-i cerrinin, ‘içine’ mânâsında anlaşılması ihtimalinden hareketle, (s.213) ayetin, zımnen “Rabbimin beni kokpitine yerleştirdiği uzay aracı” anlamına gelebileceğine işaret etmektedir. Öte yandan, “kendisini uzayın derinliklerine taşıyacak bir vasıtaya sahip olan biri için paranın ne önemi olabilir” şeklindeki tespitinde de ciddi bir kurgu hatası göze çarpmaktadır. Zira, Türe, şöyle veya böyle Zülkarneyn’e derdini anlatan (s.204) ve ondan ücret karşılığı yardım talebinde bulunan bu toplumu, yeryüzünde değil uzayda yaşayan bir toplum olarak tasavvur etmekte ve “gezegenlerine, yakında bulunan bir gezegende yaşayan Ye’cûc ve Me’cûc tarafından saldırılmasından ötürü, belli bir ücret karşılığında Zülkarneyn’den onlarla aralarında gazdan bir kalkan yapmasını istemişlerdir” demektedir. Ancak ‘sebeb’ kelimesiyle ilgili yukarıdaki pasaj, bir tür emek –ücret/para ilişkisinden söz etmesi hasebiyle, bu hâdisenin sanki dünyada gerçekleştiğini ihsas etmektedir. Türe, ayrıca, “karşılaştığı bir kavmin ’e haraç teklifinde bulunması”nı, onun insan oluşunun bir delili saymaktadır. (s.59) Halbuki, söz konusu haraç/ücret teklifi, eğer Zülkarneyn’in insan olduğuna bir delil ise, bu mantığa göre, haraç teklifi yapanların da haydi haydi insan olmaları gerekir. Ancak Zülkarneyn bu toplumla uzayda bir yerde karşılaştığı için, bu ihtimal zorunlu olarak ortadan kalkmakta ve dolayısıyla iki ayrı ontolojik düzleme ait varlık arasındaki yardıma karşılık ücret ilişkisinin ne anlama geldiği sorusu da atlanmaktadır. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Türe’nin, uzaylılarla beşer Zülkarneyn arasında bahis konusu ettiği bu ücretin para mı yoksa altın, gümüş gibi mücevher cinsinden mi olduğu problemini halletmesi halinde, başta biz olmak üzere tüm okuyucuların ve hatta bütün dünyanın, o dönemin dünyalılarıyla uzaylıları arasında nasıl bir ekonomik ilişki modeli bulunduğunu öğrenmesi noktasında değeri kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayan bir bilimsel hayır yapmış olacaktır. http://www.dinbilimleri.com/dergi/cilt1/sayi1/M_Ozturk_Zulkarneyn.htm 28 nisan Pazartesi günü bunları alıntıladım. [19] Bkz. http://www.dinbilimleri.com/dergi/cilt1/sayi1/M_Ozturk_Zulkarneyn.htm Erişim: 28.04.2003. [20] Sözgelimi, Zülkarneyn’in önce Kur’an kaynaklı, (s.18) daha sonra da hem Kur’an hem Tevrat kaynaklı bir şahsiyet olduğunu (s.115) söyleyen Türe, onun kimliğini tespit konusunda, diğer rivâyetler arasında özellikle Zülkarneyn’i Hanok’la (İdris) özdeşleştiren Tevrat rivâyetini tercihe şayan bulmaktadır. (s.100-2) Kuşkusuz bu tercihin nedeni, gerek Tevrat geleneğinde gerekse İslâmî kaynaklarda, İdris’in gökyüzüne çıktığından söz edilmiş olmasıdır. Bunun yanında, kitabının muhtelif yerlerinde, kendi görüşünü destekleyecek nitelikteki rivâyetlere, kime ait olduğuna ya da sıhhat açısından bir değer taşıyıp taşımadığına itibar etmeksizin, “İşte bu da bizim görüşümüzü destekliyor” kabilinden atıfta bulunması da gözden kaçmamaktadır. Sözgelimi, Zülkarneyn hakkında nakledilen rivâyetler arasında, tefsirdeki isrâiliyyâtın ana kaynaklarından Ka‘bu’l-Ahbar’a atfedilen “Zülkarneyn atını süreyya yıldızına bağlardı” (s.49,51) şeklindeki rivâyet gibi, içinde gök ve uzay motifi bulunan rivâyetleri diğerlerine öncelemekte; keza, Zülkarneyn’in karadeliğin yanındaki bir gezegende rastladığı kavmin maruz kaldığı azabı, karadeliğin onları yutması şeklinde yorumlarken, “her ne kadar delil olarak kabul etmeksek de” kaydının ardından yine isrâiliyyâtın en önemli kaynaklarından biri olan Vehb b. Münebbih’in görüşünü, -kendi ifadesiyle- tekrar etmeden geçememektedir. (s.166) Bkz. http://www.dinbilimleri.com/dergi/cilt1/sayi1/M_Ozturk_Zulkarneyn.htm Erişim:28.04.2003. | ||
| Yorum Yaz |
| |||
| Zulkarneyn kıssasında 3 kavim vardır...
kavimlerden biri azgın diğeri kendi halinde, 3. sü ise yardıma muhtaç... Zulkarneyn bataklıkta olan azgınlaşmış ilk kavme rastladığında istese onları oracıkta yerle bir eder yok ederdi...Ancak bunu yapmak yerine kendisi ZOR OLANI seçiyor ve onları Allahın istediği gibi insan yapmayı başarıyor. Yıkmak yok etmek kolaydır ama İslamı inşaa etmek zor olan ve olması gerekendir. İkinci kavme rastladığında ise gğneşin onlara tepeden baktığını görür. Kendi halinden memnun, iç dünyasında kendi yağı ile kavrulan, kötülüğede bulaşmamış olan bir kavimdir...Analizinde, bunlara müdahale etmenin ve bu müdahaleninde onlara zarar verebileceğine karar veriyor. Bulundukları halin kendileri için daha iyi olduğuna ve yıkıcı olma ihtimaline karşılık kendi hallerinde bırakıp ayrılıyor... Üçüncü kavim ise yardıma muhtaç ve yardım dilenen bir kavim. Yardıma karşılık dünyevi bir takım hediyeler sunmuş ancak zulkarneyn buna karşılık mükafatın rabbi katında olduğunu söyleyerek geri çevirmiştir. Kendilerinden sadece yapacağı iş için insan gücü yani bir "birliktelik" dilenir. iki yar arasından gelerek kendilerine zarar veren bir yecüc ve mecüc ten bahsedilir... Buna karşılık Demir külçeler, ateş ocağı ve eritilmiş sıvı bakır hazırlanır... Yecüc ve mecücün ne olduğunu kuranın diğer ayetinde nasıl anlatıldığına bakmak için falanca kaynaklara insan söz yazgısı bir takım aslı astarı olmayan bilgilere ihtiyaç yoktur. Ki bu bilgiler allah katında ne bir değere sahiptir nede delil'dir !! Tamamen o yazanların kişisel kendi öngörüleridir. Enbiya suresi 96 ve 97. ayetlerde bahsedilir. 97. ayetin orjinal metninde ELVAĞDÜ denilir. Yani O VAAD EDİLEN GÜNDE...yecüc ve mecücün ortaya çıkışı kıyamet sahnesinin başlaması iledir. O vaad edilen gün kıyamet günüdür..!! Bir takım anlatılmış hikayelerden yola çıkarak yorum yapanlar bunu tersine kıyamet kopmaan diye gösterip manayı çarpıtmaktadır. Kıyamet ile ilgili ayetleri bir araya getirip okuduğumuzda özellikle meryem suresinde, kabirden dirilişi ve dirilişten sonra şaşkınlığı ve bununla beraber çekirge sürüleri gibi bir büyük meydana doğru yüründüğünü okuruz...Ve orada diz çökertilerek oturtulduğumuzu ardından defterlerin sağdan yada arkadan olmak üzere iki şekilde dağıtıldığını. ve arkasından alanların sağına soluna yaşamları boyunca işleye geldikleri kötülüklerinde oturtulduğunu...Ve onlarla birlikte cehenneme odun olarak sürüklendiklerini... Sonuç şu ki, zulkarneynin inşaa etti set iman seddidir. iki yar arasına yar yüksekliğinde dizilen Allahın ayetleridir. Bu insanın kendi içindeki yar dır. hikayelerde anlatıldığı gibi falanca bölgelerde ki iki dağ arası değil ! Allahın ayetlerini demir külçe misali istiflersiniz...Onları okur anlar ve ateş ocağı misali kor haline getirirsiniz...Ve ardından üzerine eritilmiş bakır dökmek misali gibi UYGULAMAYA geçerseniz açıktan yada gizliden sizi tehdit eden ve Allahın yasak kıldığı hiç bir tehdit sizi ele geçiremez ve iman seddinizi delemediği gibi aşamazda..Ve enbiya suresinde denildiği gibi o vaad edilen günde o işlemedikleriniz ortaya çıkmadığı gibi sağınıza yada solunuza oturtulup sizin odun olmanıza sebep olmaz... Allahın kıssalarından geçmişten sadece bilmemiz gerektiği kadar ve Allah tarafından anlatılan bu öğüt amaçlı kıssaları eğip bükmek, alakasız ve amaçsız sunmak doğru değildir... Kehf suresi 83. VE SANA Zulkarneyn hakkında soru soruyorlar; de ki: “onu hatırlatacak bir şey anlatayım”. Bu anlatılanı anlatacağım hemde elimde öyle kaynaklar varki şaşıracaksınız demiyor bakın...Allahın anlattığı kadarını insanlığı sunan sunmakla görevlendirilmiş Nebi olan bir Muhammed resul, bunu sadece ayet ile yapıyor. "Sana zulkarneyni soruyorlar" diyen bir ayet var karşımızda...Demekki sormalarına sebep olan onca kitabe onca yazıt onca hikaye var ellerinde ki akılları karışmış olsa gerek... Tıpkı aynı surede anlatılan ashabı kehf hakkındaki ashabı rakimlerde olduğu gibi...(kehf 9. ayet) yazılan rakimler yazılan kitabeler yazılan makale yada hikayeler bu dine katkı değil tersine sadece iftiradır. Allahın ayetlerinden daha değerlimi buldunuz ki ? Değil... O zaman amacın kıssadan hisse almanın ve öğüt amaçlı edinilenin hayata tatbik olduğu bu kıssaları doğru şekilde ve sadece kuranda anlatıldığı kadarıyla değerlendirmektir esas olan.... Gerisi hikaye kalır. Selametle......... | |||
| Yazar Misafir sadi pınar | |||
| |||
| Ben ce Kuran ın neml suresının 82 . ayetınde yorum soyle olabılır.Insanlar gunumuzde hayvanları konusturmaya calısıyor, hatta bu olay basarıldı bır fıl konusturuldu.Hayvanlar ALLAHA ımanı bızım ımanımızdan daha fazla bu yuzden ınsanoğlu hayvanları en ıyı sekılde konusturacak.Ardından hayvanlar ınsanlara doğru olanları ve ALLAHA ınanmaıklarını soyleyecektır.ayrıca zulkarneyn ın yaptıgı set cın seddı olabılır.Ben uğur yıldırım 15 yasımdayım. | |||
| Yazar Misafir | |||
| |||
| Ey Müslümanlar!
Birçok hususta olduğu gibi. Zulkarneyn hakkında da iyice zırvaladınız. Zanlar uydurup, saçma sapan konuşuyorsunuz. Zulkarneyn kimdir? Biliyor musunuz? Biraz sabredin, doğrusunu öğreneceksiniz. Ey Müslümanlar! Son Peygambere dair gerçek bir haber ister misiniz? Gerçek haberlerin, yüce kitapların geldiği yerden; Alemlerin Rabbi katından? Peygamber baktığı zaman gördü ki; Yüksek yüksek, gösterişli binalar. Mahşer kalabalığı gibi kalabalıkların yaşadığı kocaman, mamur şehirler. Hiç görmediği araç, gereçler. Kudretli makamlarda oturan kibirli adamlar. Ortalıkta dolanan iyi giyimli, güzel kadınlar. Şaşırdı Peygamber. Sordu; - “ Ya Cebrail, bu gördüğüm yer neresi? ” - “Yeryüzü, Ya Peygamber.” Tekrar sordu; - “Hangi zaman?” - “Kıyamet evveli, Ya Peygamber.” Tekrar baktı Peygamber. Aralarında bir adam, sanki Beniisrail ricalinden. Yeryüzünün her köşesine anında ulaşan emirler yağdırıyor. Kızdığı zaman, adamların suratına tokat gibi çarpıyor lafı. Bunlar nefislere ağır gelen laflar, peşinden gelecek sert azabın işareti olan sözler. Makam, mevkilerine aldırış etmiyor, azar üstüne azar çalıyor. Bazısının çekip alıyor elinden makamı, mevkii. Bazısının da malını, mülkünü dağıtıyor. Yeryüzünün her yerinden çağırdığı adamlar yılarak, çekinerek geliyor. - “Bu kim, Ya Cebrail?” - “Zulkarneyn, Ya Peygamber.” - “Ne iş yapıyor?” - “Yeryüzünü yönetiyor.” İyice şaşırdı Son Peygamber. - “Nasıl elde etti bu makamı?” - “Alemlerin Rabbi verdi.” - “Yeryüzünü tek başına mı yönetiyor bu adam?” - “Hayır, Ya Peygamber. Biz de yanındayız; Ben, Mikail, Azrail, başka yardımcıları da var.” Düşündü Peygamber, Cebrail kendisine de yardım ediyor; bir avuç Arap ve Yahudi ile çekişip duruyorlar. Binerler dalına, ağlatırlar Peygamberi. Hiç olmayacak işler çıkarır, el uzatırlar. Elleri yetişmezse dil uzatırlar. Neden? En sarih gerçeği haber verdiği; “Alemlerin Rabbi tektir” dediği için. Tekrar sordu Son Peygamber: - “Neden böyle korkuyorlar bu adamdan?” - “Azabından korkuyorlar, Ya Peygamber.” - “Bizden böyle korkmuyorlar.” - “Sen Rahmet Peygamberisin, Ya Peygamber, o adam Azap Peygamberi. Azap kılıcı taşır, kızdığı zaman cesetler seriliverir. Başka birtakım azaplar daha yapar.” Sordukça soruyor Son Peygamber: - “Nereden başlayacak bu işe.” - “Senin ümmetinden başlayacak, Ya Peygamber.” Sordukça öğrendi, sordukça öğrendi. Gönlü sızladı Son Peygamberin. Rahmet Peygamberi. Öğrenebildiklerini, toplumuna dili döndüğünce anlattı. Bir kısmını kendine sakladı, anlatamadı. Sakındırmaya çalıştı ümmetini. Sevdirmeye çalıştı ümmetine; Azap Peygamberini. “O Mehdi'dir” dedi. Düzen kuracak. Kim sever Azap Peygamberini? Elinde azap kılıcıyla gezeni. Özü temizlerden, samimi şekilde adalet talep edenlerden başka. Hiç çocuğuna Azrail adını veren var mı? Vermezler, çünkü sevmezler. Halbuki o da bir melek. Azap Peygamberini de sevmeyecekler ama korkacaklar, korku ile karışık saygı duyacaklar. Alemlerin Rabbinden korksalar, O'na korku ile karışık saygı duysalar daha doğru olur ama yapmıyorlar, cehalet işte. Son Peygamberden gerçek bir haber daha ister misiniz? Gerçek haberlerin, yüce kitapların geldiği yerden; Alemlerin Rabbi katından? Peygamber cennette. Kazandıklarından bir kısmı kendisine peşin ödendi. Orada kimseye keder dokunmaz. Fakat onun gönlüne ara sıra bir endişe düşer. Cennette gönlüne endişe düşen bir adam, şaşılacak şey! Bilseniz, gerçekten şaşılacak şey. Düşünüyor: “Acaba Azap Peygamberi inmiş midir?” Soruşturuyor. - “Sen rahatına bak, Ya Peygamber” diyorlar. Ona haber vermezler, görevini bitirdi. Azap Peygamberini merak etmiyor, ona kim ne yapabilir? Ümmetini merak ediyor, ümmeti için endişeleniyor Rahmet Peygamberi. Bu yeryüzü halkı var ya; işte bu Rahmet Peygamberine hizmetlerinden dolayı teşekkür ettiler. Nasıl mı? Torunlarını öldürdüler, ailesinden geriye kalanları. Bunlar yazılı. Saati gelince hesabı dökeriz ortaya. Son Peygamber iyi tanır ümmetini; cesaretli adamlar, çetin ceviz bunlar. Kök söktürdüler Rahmet Peygamberine. Ona güçleri yetmedi. O gider gitmez, kuşattılar torunlarını; kalabalık adamlar, yardakçılar sürüsü. Katlettiler, bir avuç adamı. Ben size demedim mi? Çetin ceviz bunlar. Hak, hukuk, peygamber tanımazlar. Bu yardakçılar sürüsünü yönetenler daha da çetin; Muaviye ve oğlu Yezit. Adaleti emreden bilginleri katlederler. Çetin ceviz bunlar. Tümden kuşatılmış olan yere; öte dünyaya geçer geçmez. Kırıldı bu çetin cevizlerin kabuğu. Muaviye ve oğlu Yezit ile yardakçılarının. Diğer peygamber düşmanlarının da. Rabbim emretti; Özleri azap suyuna konuldu. Şimdi kıvranıyorlar o suyun içinde. Biraz yumuşasınlar. Cehennem ateşine hazır olsunlar. O ateş mi? Gönüllerin içine işler, gönüllerde ve akıllarda yuva yapar. İçerden yemeye başlar, derileri pul pul döker. Peygamberiniz öğretmiştir. Yeryüzünde de benzer azaplar var, görmediniz mi? Vücudun içine girip yerleşen, içerden yiyenler. Lakin cehennem ateşinin verdiği azap kadar olamaz, bunların verdiği azap. İnşallah olmaz ya; şimdi Azap Peygamberine de kafa tutar bunlar. Muaviye ve oğlu Yezit'i rehber edinenler ile etraflarına toplanan yardakçılar, çıkarcılar, yalancılar, sinsi hırsızlar. Bunlar da çetin cevizdir. Rahmet Peygamberi bunlar için endişeleniyor, Rahmet Peygamberinin ümmetinden bunlar. Bakalım gerçekten bunlar Son Peygamberin ümmetinden mi? Anlarız, kolay. Endişelenme Ya Peygamber! Alemlerin Rabbinin avucundalar. Senin, benim gibi bunlar da; O'nun kulları. Alemlerin Rabbi emretti, Azap Peygamberi de aralarına karıştı. Öyle ya! Allah'ın izzeti var, intikamı var. Cenneti o yarattı, cehennemi de. Rahmet peygamberleri gönderdi, sayılarını en güzel kendisi bilir. Hemen karşı koydular peygamberlere, kabadayılık yaptılar. Kafa tutular, olmayacak işler çevirdiler. Peygamber düşmanları; yaman adamlar, çetin ceviz çıktılar. Rahmet Peygamberi geldi ya! “ Rahmet ” diyor çünkü, vurduğunu düşüremiyor. Elinde azap kılıcı yok, ona kabadayılık yapmak kolay. Tehditleri sıralıyor, alay ediyorlar. Bağırıyorlar: - “ Bu yalancı sihirbazın, bu delinin söylediği eğer doğruysa, Allah varsa hemen bize azap yağdırsın.” - “Kim o bağıran?” - “Şimdi bağırsın.” Bir tane de Azap Peygamberi gönderdi. O bağıranlar ve diğerleri, Diğer taşkınlar, taşkınlıkta ileri gidenler için. Azabın ne olduğunu bunlara öğretsin, göstersin ki! Anlayıp, kavrasınlar azabın nasıl olduğunu, kavrayıp da gereğince korksunlar Alemlerin Rabbinden. Olmaz mı? Korkmazlar mı? Öyle ise Azap Peygamberine de kabadayılık yapsınlar. Olacakları herkes izlesin. O Allah ki; Kudretli yaratıcı. Alemlerin gerçek Rabbidir. Hamd'ın gerçek muhatabı, Şükrün gerçek muhatabı, Övgülerin gerçek muhatabı, Gerçekten korkulması ve saygı duyulması gereken yegane kudret; O'dur. Hamdolsun Alemlerin Rabbine. Selam olsun iyilere; hırsızlık yapmayanlara. Hırsızlık ve taşkınlıkta ileri gitmeyenlere. Ya Rabbi! Sen, her ne emredersen o haktır. Amin. Öğrenmeniz için yayıyoruz bu haberleri, bilgiyi. Öğrenir de belki sakınırsınız; Azap Peygamberinden. Alemlerin Rabbinden sakınmanız daha doğru olur ama sakınmıyorsunuz, cehalet işte. 18_10_2007 Perşembe | |||
| Yazar Zulkarneyn | |||
| 35 sayfadan 2 . sayfa |
| geri | ileri |